KorkuLine Türkiye'nin en gizemli sitesine hoş geldiniz

Ruh ve Ötesi



Kaynak:
www.evreninsirlari.com

Aylık online dergi çıkartan bir site, yazıyı sizinle paylaşmak istedim.


Okurlarımızdan Sayın Batuhan Özgür’ün yazıp bize gönderdiği bu yazıyı sizin de ilginizi çeleceğini ümit ederek yayınlamaktayız.. Kendisine teşekkür ederiz.

RUH ve ÖTESİ


Var olan enerji asla yok olmaz ancak dönüşüme uğraması söz konusudur. Her enerji belirli bir frekanstaki dalga boyudur ve bir bilgidir. Bu bilgi ise Allah’ın bilgisidir, yücedir. Allah’ın bilgisi ise birbirinden farklı frekanslarda bu sonsuz sayıda dalga boylarını da kapsamaktadır. Zaman ve mekandan bağımsız olarak da hareket ederler. Ne başı ne de sonu olan bir dönüşüm (İlah-i Murat) bu dalga boylarını düşük frekanstan daha yüksek frekanslara doğru ivmelendirmektedir. Dalga boylarının frekansları yükseldikçe enerjileri de güçlenir. Biz buna tekamül demekteyiz. Adı Ruh olarak bilinen; Allah’ın bilgisini özünde taşıyan farklı frekanslardaki bu dalga boyları için tekamül yaradılışlarının bir gereği ve en büyük ihtiyaçlarıdır. Tekamüldeki ivmeyi arttırabilmek için Ruhların farklı ve sonsuz boyutlarda maddeyle özdeşleşmeleri gerekmektedir. Çünkü bilginin veçhelerini en bol bulabilecekleri ve en hızlı şekilde tecrübe edebilecekleri ortam budur. Böylece Ruhlar farklı boyutların eş zamanlı olarak farkında lığına erişebilmektedirler.

Ruh kendisini, beyin yoluyla algıladığımız Kainat düzeyinde madde ile özleştirdiği zaman, saf ve sonsuz olduğunu unutur. Ruh sevmez, çünkü o sevginin kendisidir. Ruh var olmaz, çünkü o varlığın kendisidir. Ruh bilmez çünkü, bilginin kendisidir. Ruh’un sevdiğini, varolduğunu veya bildiğini söylemek yanlıştır. Sevgi, var olmak ve bilgi Ruh’un nitelikleri değil, özüdür. Onlar bir şeyin üzerine yansıdıkları zaman ancak, onlara ‘ o şeyin nitelikleri ‘ adını verebilirsiniz.Fakat kendi ihtişamı içinde oturan, doğumu veya ölümü olmayan sonsuz Ruh’un nitelikleri yoktur, çünkü tüm oluşumlar o’nun özüdür.

Ruh, bilgisini ancak tecrübe sahasına koyarak ve/veya tecrübe sahalarını müşahede ederek (deneyüstü) idrak edebilir. Varlık idrak ettikçe yeni şuur düzeylerine transfer olur. Aslında tek bir Mutlak Şuur vardır; Varlığın sahip olduğu şuur düzeyi sadece bu Mutlak Şuur’un, kendi boyutundan farkındalığıdır. Şuur düzeyleri değiştikçe, o şuur düzeyine uygun boyutlar, tecrübe ve tedrisat sahaları daha yüksek şuur seviyesindeki Ruhi Planlar (Rahman ve Rahim olan) tarafından meydana getirilir. Böylece Ruhi varlık, dahil olduğu yeni şuur sahasını tecrübe ederek idrakine varır. Şuur sahası genişledikçe , daha doğrusu Mutlak Şuur’a daha çok yaklaştıkça, farkındalığı ilahi resmin bütününü algılamaya başladıkça geri tesirli boyut sistemlerinden daha yüksek ilahi tesir altındaki boyut sistemlerine enkarne olur. Liyakati ve tahayyül kudreti doğrultusunda Peygamber olur; Alemlere örnek teşkil eder . Plan olur ; Sistemler meydana getirir. Rab olur; Kainatları idare eder. Ancak asla ve asla Kadir-i Mutlak olan Allah’ı idrak etmesi veya O olması mümkün değildir. Sadece Allah tarafından yoktan var edilmiş olan Orijinale yaklaşması söz konusudur. Çünkü Allah tüm noksanlıklardan beridir. Oysaki tüm yaratılmışlar noksandırlar. İşte Ruhi varlığın sonsuz tekamül ihtiyacı buradan kaynaklanmaktadır.

Asıl olan; Mutlak varlık; Allah’tır. Evrenin kaynağı, idame ettireni ve yok edip tekrar var edeni olan Allah, varlığın her safhasına iştirak eder. İnsan, beşer enkarnasyonu içerisinde kainatı, uyanıklık, düş görme, ve düşsüz uyku durumlarıyla algılar. O; uyanan kişi ile uyanır, rüya gören kişi ile rüya görür ve derin uykuda uyuyan kişi ile uyur; lakin kendisi bu üç halin ötesinde ‘Üstün Şuurlu Görüş’ adı verilen ayrı bir durumdadır. Onun gerçek mahiyeti, saf şuurluluktur ki; bahsi geçen Mutlak Şuur budur.

Beyin yoluyla algıladığımız kainat asıl olan değildir. Kainat hem vardır, hem yoktur. O’nun asıl olmadığını, aydınlanmış bir ruh, en yüksek mistik tecrübeye ulaştığı zaman anlayabilir. Aydınlanmış bir ruh, deneyüstü (transcendental) şuurluluğa ulaştığı zaman, Benliğini (Ruh), saf mutluluk, saf şuur ve ikincisi olmayan Bir olarak idrak eder. Bu şuurluluk durumunda her çokluk anlayışı kaybolur, artık benim ve senin duyguları yoktur. O zaman benlik, bu Kainat görüntüsünün temeli, Asıl olan, Allah olgusunun içinde tüm yaratılmışlarla özde bir olduğunun farkına varır. Aslında ‘az ‘çoktur.

Kum tanesi ile çöl buna güzel bir örnektir. Basit bir kum tanesine kısmi bir şuur yüklediğimizde, kum tanesi öncelikle kendisinin ne olduğunu algılamaya çalışacak ve kendisinde olan bilgiyi keşfedecektir. Sonrasında çevresine yönelecek, kendisindeki bilgiyi çevresiyle kıyaslamaya başlayacaktır. Çevresini deneyimledikce edindiği bilginin, kendi özündeki bilgiyle aynı olduğunu idrak ettiğinde ise, adına ÇÖL denen bu sınırsız yapının aslında tamamıyla kendisinden oluştuğunun bilgeliğine varacaktır. İlk başta kendini ÇÖL ün sınırsızlığı karşısında basit ve bir hiç olarak algılayan kum taneciğimiz, ulaştığı bu bilgelikle aslında içinde bulunduğu her şeyi kapsadığını fark edecektir. Ne bütünden ayrı, ne de bütünün içinde bir bütün. Yani bütünün homojen bir parçası. Çünkü ÇÖL ü oluşturan şey yine kum taneleridir. Böylece kum tanemiz hiçlik boyutundan, heplik boyutuna terfi eder.Sonuçta deneyimleşen ve deneyimlenen aynı varlıktır.Fakat bu varlığın bir de yaratıcısı, var edeni bulunmaktadır. İşte bunu idrak edemez. İşte bu yüzden eksiktir, noksandır.

Hiçlik boyutundan heplik boyutuna geçit tabii ki bir şuur halidir.Ruhi varlık işte en büyük sınavı burada verir. Bunu farklı bir şekilde ifade edersek; asıl olan yüksek boyutların iki boyutlu bir düzleme yansıtılmasıyla oluşturulan üç boyutlu holografik bir simülasyon ki; sıralı bir akış içinde hareket kazanmasıyla (Zaman)biz bunu içinde bulunduğumuz dört boyutlu evren olarak algılarız. Bu algı bir sanal gerçeklikten ibaret olup, aynadaki görüntümüz gibi sadece asıl olanın bir yansımasıdır.Uzayda yer kaplamaz. Ruh maddeye entegre olduğunda, bu üç boyutlu holografik simülatöre girmektedir. Böylece Ruhlar bu simülatörde asıl olan daha yüksek boyutlarda Allah’a hizmet edebilme liyakatini kazanmak için önce Alemlerin Rabbi’nin sınavından geçerler. Bu sınavda yeterliliklerini kanıtlayarak, belirli bir seviyeye kadar tekamül edebilen Ruhlar asıl olan yüksek boyutlarda şuur seviyelerine göre enkarnasyonlara alınırlar. Geçmiş enkarnasyonun sonuçlarını, varlık,bağlı bulunduğu Ruhi planda (spatyom) değerlendirerek,sonraki enkarnasyonunda yaşar. Her yeni enkarnasyon,yeni bir görev daha yüksek şuur düzeylerine geçit için bir fırsattır. Bu insan seviyesindeki bir Ruh’un zaferi ve en büyük mutluluğudur ki artık kendisi ebedi Cennettedir. Ebedi Cehennem ve azap ise Ruh’un bu sınavda eli boş kalması ve asıl olan yüksek boyutlarda görev alamamasıdır ki tekamül edememesi anlamına gelir. Ta ki Rabbin sınavından başarıyla geçene dek.

Allah, ötelerin ötesidir, yücelerin yücesi. Başlangıçta yalnız O vardı. Adlar değişik, kalıplar ayrı, cevher tek; Allah.Bütün varlıklarda O’nu, O’n da bütün varlıkları gören şüpheden azat olur.”Ne tarafa dönersen dön Allah’ı görürsün” Dış Dünya, çöldeki serap gibi…’ Gözle görürsün ama, gerçekte yok. Susuzluğunu arttırır sadece, gidermez. Karanlıkta yılan sandığın, aydınlıkta bir ip. Korkun da, kaygın da bir vehim: İçimizdeki program

Dış dünya, iç dünya… Bu ikilik bilgisizliğimizden doğan bir kuruntu. Hepsi tek bir şuurun muhtelif boyutlardaki yansıması.

Dünyadaki hayat ile, ruh alemindeki hayat, birbirine zıt şeyler değildir. Hatta bazen at başı olurlar. Çalışma hayatı Allah Bilgisi’ne zıt bir yaşantı değildir, aksine tutkusuz olarak yapılan her faaliyet, bu bilgiye ulaşmak için vasıtadır. Diğer taraftan, terk ve feragat; egodan, bencillikten terk ve feragat edilmelidir. Yoksa hayattan değil. Çalışmanın ve feragatin amacı, içteki Ruh’u tanımak ve ait olduğu “Bir”i idrak etmektir. Ruh; Allah’ın kendi özünden verdiği ve mutlak bütünün tüm niceliklerini içinde barındıran yegane parçalarından birisidir ve Allah her şeydir.

Tabiata ve insana ait her faaliyetin ardındaki kudret, Allah’ın kudretidir. Bu gerçeği bilmek, bilgeliğe giden yoldur. Cehalet içindeki bir insan ise varlığını, gerçek Ben’i (Ruh) kuşatan maddi kılıflarla hüviyetlendirir. Bazen kredi kartının limiti olur, bazen kullandığı taşıt aracının markası,bazense bir yolun oyuncağıdır beyhude.Ancak bu kılıfların ötesine ulaşan kişi, saf mutluluk, saf sevgi, bilginin özü ve doğruluğun ta kendisi olan Allah’ın hikmetini hayranlık ve huşu içinde deneyimleyebilir.

İnsan; hayati soluk, düşünce, duyular ve hareketlerden müteşekkil bir varlıktır. Bu unsurlar, Ruh’tan zuhur ederler ve eninde sonunda, bir akarsuyun denize karıştığı zaman kaybolması gibi, Ruh’a karışarak ortadan kaybolurlar. Ruh, her fani mutluğun menşeidir. Kendisi ise saf mutluluktur. İyi veya kötü hiç bir faaliyet, O’na tesir etmez. O, duyunun ve beynin düşüncesinin ötesindedir, lakin bilge kişinin tahayyülünün ötesinde değildir. İnanç, ibadet ve tefekkür yoluyla kendi gerçek benini idrak eden bilge kişi, yeniden doğuş ve ölüm çarkından, ızdırap çarkından (Gerçekliğini algıladığı mevcut Dünya enkarnasyonları) kurtulmuş olur. Vaat edilen Ebedi Cennet kapısı önünde açılır. Bilge kişi için Ebedi Cennet’in anlamı ; Açık bir şuurla Allah’ın hikmetini temaşa edebilmektir. Tekamülün yegane yolu budur. Bu tekamül sürecinde Ruhlar kendilerini Allah’a hizmette birbirleriyle yarışırken bulurlar. İşte gerçek anlamda Allah Aşkıyla yanmak budur.

İşte gerçek İman’ın sırrı da burada yatmaktadır; kalbin arınması ve derin düşünmeyle, insanın manevi aleme dönük gerçek Ben’inin (Ruh), Allah’ın sadık bir askeri, kulu olduğunu, bedenli ve bedensiz hallerin sağlayacağı hiçbir değerin,mutluluğun O’nun yanında ifadesiz olduğunu idrak etmek.

Yaradılıştaki sonsuz çeşitlilik, sadece Allah’ın tezahürleridir. Bu sebeple, sadece bu çeşitliliği tanımak yeterli değildir. Aynı şekilde, insanların bütün faaliyetleri de sadece evrensel yaratılış seyrinin safları olduklarından dolayı; sadece faaliyet göstermekte, yeterli değildir.

Bilge kişi, bilginin hikmetini fark edebilmelidir. Bilgi, nesnelere, faaliyetlere ve ilişkilere ait bir şeydir. Hikmet ise; Allah’a ait bir şeydir; ve O, daima bütün nesnelerin, faaliyetlerin ve ilişkilerin ötesindedir. Yegane hikmet, O’nun yaratma bilgisidir. Ruh’un en büyük muradı ise bu bilginin kendisine nasip olan kısmına ermektir. O’nun bilgisi yoktan var etmektir ki, burada kullanılan ermek kelimesi bu bilgiyi idrak edebilmeyi değil sadece bilgi olarak kabul edip muhafaza etmeyi kapsamaktadır. Bu bilgiyi tecrübe etmek ise sadece ve sadece Kadir-i Mutlak olan Allah’ın kudretindedir. Tüm yaratılmışlar yoktan var edilen mevcut materyali kullanarak kendi bilgileri kudretinde tahayyüller oluşturabilirler.İşte “Allah’ın kendi suretinde yarattığı” derken anlatılmak istenen Ruh denen Orijinal varlığa bahşetmiş olduğu bu yetenektir. Bu bağlamda Allah tüm yarattıklarından beridir. Evrende var olan bütün görüntüler, duyular, arzular ve işler Allah’tan zuhur ederler. Ruhi varlıklar ise sadece bunları şekillendirir ve isimlendirirler.

Tefekkür sanatı öğrenilebilir, ancak gerekli nizamlara göre çalışmalıdır. İçimize yerleştirilmiş olan programı en yüksek hayır amacıyla kullanabilmek, bu evreni yaratan, idame ettiren ve yok eden; varlığın bütün şekillerinin ötesinde, sıfat ve faaliyetten münezzeh Allah’a şuurlu bir şekilde hizmet ederek Ruhumuzu olgunlaştırmak, sadece bu yolla mümkündür.Sonuçta bütün yaratılmışlar bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek O’na hizmet ederler. Fakat gerçek başarı bu hizmeti bedenli halde Ruhi alemi yaşayarak şuurlu bir şekilde yapmaktır ki mükafatı büyüktür.” Ölmeden ölünüz.”ifadesindeki derin anlam işte budur .


Okurumuz Batuhan Özgüre bu güzel yazısı için teşekkür eder , yeni yazılarını bekleriz

Burhan Sanus





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: aslısu( selenayguzelhotmai.com ), 22.07.2009, 15:45 (UTC):
ruh lar dünyaya gelebilir mi?acaba



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:

Toplam 70301 ziyaretçi (149653 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=